Yine Bir Koşu Yazısı

Bu yine bir koşu yazısı. Pazar günü 36. kez düzenlenecek Avrasya Maratonu’na katılmayacağımı anlattığım yazı (bu arada maratona değil 15 km’lik yarışa kayıt olmuştum). Açıkçası en son koşum 30 Ekim sabahıydı. Antrenmanlı değilim ve etkilerini de yavaş yavaş görüyorum. Zaten henüz hiç 15 kilometre koşmamıştım. Haftada 2-3 kez koşabilecek ve sonra katılacaktım o koşuya; ama ayarladığım gibi olmadı.

Çünkü hayatın en sevdiği oyunlardan biri bu. Tam şöyle ayarladım dediğiniz şeyler için ‘ama bir de şu var’ diyerek gelmesi. Benim örneğimde bu işti. Yeni bir işte bir ayımı devirdim. Ve bu bir ay koşacak zamanı ve parayı bir türlü bulamadım.

Parayı da diyorum; çünkü insan zamansız olduğu noktada sabah erken kalkıp favori koşu parkurlarından birine hemen gidebilmek istiyor. Arabada benzin olmadığı zamansa bunu yapmak kolay olmuyor.

Tam bu dönemde önce grip oldum, sonra midemi üşüttüm. Onlar da kesinlikle yardımcı olmadı. Dolayısıyla pazar günü koşmayacak olmamın pek çok nedeni olduğu söylenebilir; ama bir de hepsini kapsayıcı, bambaşka ve hepsinin üstünde bir neden var.

Şu sıralar koşmak eskisi gibi ‘eğlenceli’ ve ‘nefes aldırıcı’ olma özelliğini kaybetti. Bir külfete dönüştü. Pazar günki yarış korkuyla beklediğim, strese sokan bir etkinliğe dönüştü. Bugün kendime işkence etmeyi bırakmaya karar verdim. Eğer keyif alarak koşmayacaksam koşmamın da hiçbir anlamı yok.

Bu yüzden sanıyorum bu biraz da bir ‘hiatus’ yazısı. Koşmaya verdiğim ‘ara’nın yazısı. Eminim ki (gerçekten içimde bir ses bundan emin) koşmak çok yakın zamanda yine eğlenceli hale gelecek. Param olacak, düzenim olacak ve bir gün kalkıp ayakkabılarımı tekrar bağlayacağım.  Bu zamanın çok yakın olduğuna eminim; ama şimdi değil.

Bu pazar değil.

Koşacak olan herkese başarılar.

Liste Uzadıkça Uzuyor

Bugün güzel bir gündü. Kendime söz verdiğim üzere Kasım’da 20 bin sözcük yazma girişimime hala bir katkıda bulunmadım; ama bugün güzel bir gündü. Yayınevinden yeni bir telefon geldi. Yeni bir şehre, yeni bir okula gidip gitmeyeceğimi söylediler. Seve seve yapacağımı söyledim. Ayrıntıları henüz belli değil; ama Mart ayında İzmir’de olacağımı söyleyebilirim sanırım.

Her fırsatta söylüyorum; tüm bu süreç boyunca yaşadığım her şey benim için ‘ilk’. Dün, Hugh Howey ile röportaj yaparken küçük bir aydınlanma yaşadım. Kendisi bir şekilde benim de kitap yazdığımı öğrenmişti. Neler yaptığım hakkında biraz konuştuktan sonra serimin son kitabını yazmakta olduğuma geldi konu.

‘Karakterlere ve öyküye veda ediyorsun, nasıl hissediyorsun?’ diye sordu bana.

Cevap veremedim. Hiçbir fikrim yoktu. İlk kez başıma geldiğini açıkladım. Her şey ilk olduğu için nasıl hissettiğimi bilmiyorum. Sadece geriye dönüp bakabiliyorum. Kendime, ‘hey, ilk kez sahneye çıkıp da kitabımı okuyan çocuklara konuştuğum zamanı hatırlıyor musun?’ diye sorabiliyorum; ama ‘yeni bir okula daha gidecek olmak nasıl bir his?’ sorusunu değil.

Yapacağım çok şey var. Sıraya koymaya çalışıyorum. Liste uzadıkça uzuyor. Nasıl olacak bilmiyorum.

Gerçekten Bir Rock Yıldızı Gibi

Ve ilk etkinliğimi atlattım.

Başıma bir iş gelmedi. Çocuklar gerçekten iyi vakit geçiriyormuş gibi görünüyordu. Sınıflardan birinin (iki sınıf vardı etkinlikte) Beden Eğitimi dersine yetişmesi gerekiyordu ve etkinliğin başında canları sıkkındı; ama sonuna geldiğimizde gitmek istemediler. Bu iyiye işaret olmalı.

Etkinlik sonrasında Kırmızı Saçlı Kız’la yemek yerken de konuşuyorduk. Tek bir sözcükle anlatmak gerekirse, gerçeküstüydü.  Yaptığım şey bir özel okulda iki tane 6. sınıfla, yani 50 kişiye 1 saat geçirmekti aslında; ama yaşadığım deneyim bir rock yıldızınınkine eş değerdi.

Burada ‘rock yıldızı’ dememin tam sebebini bilmiyorum. Galiba bir kısmı Neil Gaiman gibi gıpta ettiğim ve çok sevdiğim yazarların böyle tanımlanması olabilir. Diğer kısmıysa gerçekten beklemediğim bir ilgiyle karşılaşmış olmama yorulmalı.

Okula giderken çok heyecanlıydım. Kırmızı Saçlı Kız yanı başımdaydı, ona sorabilirsiniz. Beni hiç böyle stresli görmemişti. Gerçekten nefes almakta zorlanıyordum. Boynum kasılmıştı. Sırtım ağrıyordu. Başım ağrıyordu. Sağ bacağımı rahat oynatamıyordum. Vücudum gerilebileceği kadar gerilmişti yani.

Hazırlamış olduğum konuşmaya hakim değildim. O sabah 5 kilometre koşmuş ve koşu sonrasında yapacağım konuşmayı aklımdan geçirmiştim. Aklımdan geçirdiğim versiyonunda her şeyi berbat ediyordum ve gerçek versiyonda da sonumun böyle olmaması hiçbir sebep görmüyordum.

Yağmurlu bir gündü. Okula geldik.

Beni karşılayan Türkçe öğretmeninin yanında iki tane de öğrenci vardı. Ellerinde birer kopya okunmuş ‘Gökyüzüne Düşen Kız’ tutuyorlardı. Öğretmen öğrencilerinin benim doğumgünüm olduğunu farkettiğini, ve bu yüzden daha da heyecanlı olduklarını söyledi. Ellerinde ‘Gökyüzüne Düşen Kız’ tutan iki çocuğa baktım. Kafalarını aşağı çevirmiş, bana kaçamak bakışlar atıyorlardı. O an rahatladım.

Ben ne kadar gerginsem, çocuklar on katım gergindi. Sanıyorum benimle gerçekten tanışmak istiyorlardı, bir şekilde yaptığım şeyi sevmiş olmalıydılar. Öyle bir utangaçlık vardı yüzlerinde. Onları rahatlamanın tek yolu da benim rahat olmam olurdu.

İşte böyle çıktım sahneye. 50 kadar çocuk bana ‘iyi ki doğdun’ diye şarkı söylerken sahneye çıktım. Ceketle rahat edemediğimi farkettim ve ceketimi asıp derin bir nefes aldım. İlk kez böyle bir şey yapıyordum, ben de Neil Gaiman’ın bir tavsiyesine uydum. Ne yaptığını bilen birinin taklidini yaptım.

Sanki ilk kez değil de yüzüncü kez, beşyüzüncü kez konuşuyormuşum gibi anlattım da anlattım. ‘Uydurukçuluğa Karşı Bir Savaş Açtım’ başlıklı konuşmamı neredeyse hiçbir şey unutmadan sonuna kadar getirebildim. Bazı yerlerde çocukları gerçekten güldürebildiğimi hissettim. Dikkatlerini çekmek istediğim yerlerde çoğu zaman çekebildim.

Bir amacım vardı bu etkinliğe başlamadan önce. Buradan çıktıkları zaman yanlarında götürebilecekleri, yıllar sonra bile belki hatırlayabilecekleri şeyler söylemek. Başarılı olduğumu düşünmek istiyorum. Gözlerinde parıltı gördüğüme neredeyse eminim.

Sonra soru-cevap bölümü başladı. Gerçekten hiç böyle bir şey beklemiyordum. Sadece çok soru sormadılar (süremiz tüm soruları cevaplamaya yetmedi), aynı zamanda hiç beklemediğim, beni hazırlıksız yakalayan, gafil avlayan sorular sordular.

Her şeyin, evlerin, insanların, giysilerin beyaz olduğu bir yerde şemsiyenin neden kırmızı olduğunu sorduar. Verecek güzel bir cevabım yoktu.

Aksel’le ilgili, Nil’le ilgili, gökyüzüyle ilgili öyle sorular sordular ki; ‘cevabı ikinci kitapta’, ‘üçüncü kitabı beklemen gerekecek’ cevaplarından başka cevaplar veremedim bile.

İ-na-nıl-maz-dı.

Hiç beklemiyordum. Gafil avlandım.

Sonra imza faslı başladı.

Daha önce de kitabımı imzaladım. Kaldı ki en keyif aldığım şeylerden biri. Zannediyorum ki bir yazar için en keyif verici, en tatmin edici deneyimlerden de biridir.

Bu farklıydı. Türkçe öğretmeni bana süremizin sonuna geldiğimizi işaret etti. Başka soru alamayacaktık. Şimdi kitabını imzalatmak isteyenler yanıma gelebilirdi.

Koştular. Yarıştılar. Sıraya girdiler ve her bir imzada yeni sorular sordular. Kendimi gerçekten bir rock yıldızı gibi hissettirdiler.

İçlerinde ‘aslında kitap okumayı hiç sevmediğini, sevdiği ilk kitabın bu olduğunu’ söyleyenler de vardı, ikinci kitabın adını duyunca ne hakkında olduğunu tahmin etmeye çalışanlar da. Beni Instagram’da, Twitter’da takip etmek istediler.

Gerçek bir rock yıldızı gibi hissettirdiler.

Sonraki etkinliklerimi iple çekiyorum.

Diğer konulara gelecek olursak; Kasım ayındayız. Kasım ayı, NaNoWriMo ayı. Yani Roman Yazma Ayı. Normalde projeye dahil olan yazarlar bu ay 50 bin sözcük yazmak üzere söz veriyorlar. Kendi kendinize koyduğunuz bir zaman kısıtlaması ve hedef olduğu için de koştur koştur, haldır huldur gidiyorsunuz hedefe.

Ben şimdiye kadar hiç katılamamış, layıkıyla dahil olamamıştım. Bu seneyse kendimi sürekli yazmaya itecek bir şeye ihtiyacım olduğuna karar verdim. Bu yüzden de projeden bağımsız olarak kendime bir hedef koydum. Kasım ayında 20 bin sözcük yazmak istiyorum. Blog yazıları, diğer çocuk kitabı, Gökyüzü Krallığı için 3. kitap… Ne olursa, toplam 20 bin sözcüğe ulaşmak istiyorum. Daha hedefin başındayım; ama bakalım ne olacak.

10 Kasım’da 3. kez yabancı bir yazarla söyleşi yapıyor olacağım. Önce China Mieville, sonra Jane Rogers, şimdiyse Hugh Howey. Kayıp Rıhtım Video Röportajları Serisi’nin 2. durağı olacak.

MonoKL Yayınları’ndan muazzam bir baskı kalitesiyle çıkan SİLO adlı kitabı vesilesiyle yapacağız söyleşiyi. Yayınevi Howey’i TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı için getirmiş. Gerçekten hem kitaba, hem yazarına verdikleri değeri oldukça takdir ettiğimi söylemeliyim.

Kitap birbirine bağlı 5 novelladan oluşuyor. Önce e-kitap olarak çıkıp yakaladığı ünle yayıncıları ve film sektörünü peşinden koşturmuş bir hikaye. Bu haliyle de alışılagelmişin dışında bir başarı öyküsü. Okumaya başladığınız anda anlıyorsunuz tüm bu ilginin nedenini. Harika bir hikaye anlatıyor bize.

Röportaj yarın. Ardından masamın başına oturuyorum. 3’te 1’ini geride bıraktığımız bir Kasım var. Yazmam gereken binlerce sözcük var.

Sizlere anlatmak istediğim bir sürü hikaye var.

Doğumgünü

Yarın doğumgünüm.

Genel olarak doğumgünlerimden farklı olacak; çünkü biliyorsunuz (abim). Ve bir de herhangi bir günümden farklı olacak; çünkü biliyorsunuz (sahne korkusu).

Final Okulları’ndaki etkinliklerimin ilki yarın. Konuşacağım şeyi artık az çok biliyorum. Nelerden bahsedeceğimi, nasıl yapacağımı. Ayrıca etkinlikle ilgili ayrıntıları da biliyorum. Nasıl bir yerde olacak, kaç kişi olacak…  Ama yine de korku hep korku. Korkunun tüm türleri her yanımdan sıkıştırıyor. Ne yapacağım bilmiyorum.

Bir Sürü Haberim Var. Bir Sürü!

Bir sürü haberim var. Bir sürü! Hangisinden nasıl başlayacağımı bilmiyorum, o yüzden art arda sıralayacağım. Nasıl denk gelirse artık.

Haziran ayında YKY’deki editörüm Filiz Özdem’den harika bir telefon aldım. Gökyüzüne Düşen Kız’ın 2. baskı yapacağını, üstelik bu sene Final Okulları’nda okuma listelerine gireceğini söyledi. Okul yazarın da etkinlikler için gelmesini istiyordu. Bir anda kendi küçük kitap turnem olmuştu.

Gökyüzüne Düşen Kız 2. baskısını Temmuz ayında yaptı. Dolayısıyla eğer arayıp da bulamıyorduysanız (bir süredir bulmak zorlaşmıştı) şimdii tam sırası. Final Okulları’ndaki etkinliklerle ilgili ayrıntılarsa daha yeni yeni kesinleşti. Şimdilik 3 etkinliğin tarihi belli:

30 Ekim – İstanbul Florya

6 Nisan – Batman

6 Nisan – Diyarbakır

Tüm bu deneyim içinde kendimi en garip hissettiğim an oldu galiba. Yıllarca sevdiğim, takip ettiğim yazarların hangi tarihte nerede olduklarını haber vermelerini gördükten sonra kendimi denklemin diğer yanında bulmak ilginç.

Asıl fenalık şu tabii, 30 Ekim’e hiçbir şey kalmadı ve benim ne konuşacağım, ne yapacağım konusunda en ufak bir fikrim yok. Neil Gaiman ‘İyi Sanat Yapın’ başlıklı metninde ‘birinin foyamı ortaya çıkaracağından, Heey bu adam bunları kafasından uyduruyor, diyeceğinden emindim’ diyor. Ben de öyle hissediyorum. Zeki bir çocuk çıkacak ve konuşmanın ortasında yaptığım şeyin uyduruk olduğunu söyleyecek. Her şey o an bitecek…

Neyse, kabuslarım bana kalsın. Verilecek haberlere odaklanalım. Yakında Final Okulları’ndakine benzer bir etkinliği Ankara’da da yapmak için kolları sıvadık. Ayrıntılar kesinleştikçe buradan paylaşacağım.

Bu vesileyle de böyle etkinliklere son derece açık olduğumu söylemiş olayım. Eğer okulunuzda, kütüphanenizde, kafenizde, parkınızda bir etkinlik düzenlemek isterseniz sitedeki formu kullanabilirsiniz. Çok mutlu olurum.

En büyük haberi en sona bırakıyorum, o yüzden bir süre daha kafanızı şişireceğim.

Sitenin değiştiğini farkedeceksiniz. Yenilikler yeni bir görünümü de hakediyor diye düşündüm. Hem eski hali ilk kitabımın çıkacağını vurguluyordu. Bu şekilde daha yerli yerinde ve oturmuş olduğuna inanıyorum. ‘Hakkında’ sayfası başta olmak üzere orada burada küçük değişiklikler farkedebilirsiniz. Gezinin.

Yakında yeni şeyler eklemeyi de planlıyorum. Tam istediğim gibi olmasa da daha çok yazmaya ve haberdar etmeye başladım. Yenilikler, yeni haberler var, bunlar için sitede yeni bölümler, yeni sayfalar açmam da gerekiyor. Gözünüz burada olsun.

Yeni bir çocuk kitabı yazmaya başladım. Gökyüzüne Düşen Kız kitapları bittikten sonra uzun süre çocuk edebiyatına elimi sürmem, uzak dururum diye düşünüyordum, yanılmışım. Henüz serinin tamamı bitmeden başka bir çocuk kitabına başladım.

Bu sefer ‘ilk-okuma kitabı’ diye de tanımlanan bir kitap peşindeyim. Okumayı yeni öğrenmiş, kendi başına kitap okuma alışkanlığını yeni kazanan çocuklar için bir kitap. Daha kısa; ama daha karanlık. Yine ayrıntı vermiyorum;  ama tüm hikayeyi özetleyecek küçük bir kısmı paylaşıyorum:

Kırmızı kurdele bağlı altın sarısı kutuyu almak için dolabı açtı.

Dolap boştu. Hediye yoktu.

Koridorun sonundaki kapıdan sesler geliyordu.

Yazarken çok eğleniyorum. Okumanın da bir o kadar eğlenceli olacağını  umarım.

Bu sonbaharın en önemlisi benim için Glass. Daha önce de bahsetmiştim. Kırmızı Saçlı Kız müzik kariyerine böyle bir projeyle devam ediyor. İlk single’ı için çektiğimiz klip yayımlandı. Single 3 Ekim’de çıktı.

Buradan SoundCloud adresine, buradan da www.glassishere.com’a, yani kendi sitesine gidebilirsiniz. Twitter’da @glassinthepark, instagramda @radiocircus olarak bulabilirsiniz.

Aralık’ta albüm çıkacak ve Aralık’a kadar verdiğim tüm bu adresler güzel müzikle dolup taşacak. Deneyin, takip edin. Pişman olmayacaksınız.

Ve son olarak… 25 Mayıs 2013’ten beri vermek istiyorum bu haberi; ancak kesinleşene kadar beklemek istedim. Gökyüzüne Düşen Kız’ın devamı, ikinci kitap 2015’te, yine Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkacak.

Artık adını da paylaşabilirim: Yeryüzünden Gelen Adam

%d blogcu bunu beğendi: