Kafasına Göre 4. Sayı – Makûs Talih

Kafasına Göre’nin 4. sayısındayım! Tiz bir sesle çığlık atarak söylemek istiyorum ki; I’m on fireeee!

Öykünün adı Makûs Talih. Önceki bir yazımda Rutin adlı öykümü yazarken neler hissettiğimden bahsetmiştim. Bu sefer de benzer hislerle yazdım. Şu veya bu sebepten dolayı musluğumu tamir eden ustanın parasını vermeyi sürekli unutuyordum, ve her şeyin ters gittiği bir gün kendime ya usta bana sürekli sövdüğü için her şey ters gidiyorsa diye soruverdim. İşte o anda çıktı öykü ortaya. Ne düşüneceğinizi merak ediyorum.

Benimle birlikte yine bir dizi muhteşem insan dergide yazmış, çizmiş. Derginin bu sayısında ebat büyümüş. Biçimsel olarak böyle bir şey düşünmüşler midir bilmiyorum; ama yaz sayısının açık renkli, daha küçük ve hadi-beni-oku havasına karşılık, daha büyük, daha soluk ve daha solgun bu sayı aklıma doğrudan sonbaharı getiriyor. Bunu tekrar tekrar konuşmamalıyız. Dergiyi alın, dergiyi okuyun. Sizi, almadan hemen öncesine göre daha iyi bir insan yapacak.

Dergide yazmak pek çok yönden iyi hissettiriyor. Uzun süredir kısıtlı zamanımda yazdığım şeyler kitaplara odaklı olduğu için, tekrar bol öykü çıkarmak iyi geldi. Hele ki bir de bunların sınırlı sözcükle kısa öykü olmak zorunda olması, kafamı kaldırıp silkelenmek için biçilmiş kaftan sunuyor.

Şu anda yazdığım öykü içinse yine benzer bir heyecan içindeyim. Yine günlük hayattan, hatta yine bir tadilattan dolayı öğrendiğim küçük bir bilgi, bakalım gülümsetecek güzel bir öyküye dönüşebilecek mi?

Yaptığım Şey Daha Çok Klavye Operatörlüğü

Bugün burada yeni bir öykü paylaşmaya karar verdim. Rutin. Sevgili Özgürcan Uzunyaşa ve Onur Selamet’in hazırladığı Marşandiz Fanzin’e yazdığım bir öyküydü. Neden şimdi paylaşıyorum bilmiyorum; ama gurur duyduğum bir iş, ve bu pek sık yaşanmıyor.

Elbette, şu ya da bu şekilde yazdığım her şeyi seviyorum. Aralarında bazılarını açık ara daha çok sevdiğim, bazılarını kesinlikle daha iyi yazdığımı düşündüğüm oluyor; ama hiç sevmediğim bir şeyi paylaşacak halim de yok herhalde.

Buna rağmen bazı yazılar/öyküler/bölümler bana sıkıcı ya da kötü geliyor; ama yine de bunları da paylaşıyorum; çünkü o sırada, o şekilde, o yerde bulunmaları gerekiyor. Bazısı, örneğin Yeryüzünden Gelen Adam’ın 5. bölümü, kendiliğinden geliyor ve her okuduğumda kendime ‘aferin’ diyorum. Bazısıysa, örneğin birkaç yazı önce paylaştığım yeni bir hikayenin giriş kısmı, ne yaparsam yazayım güzel olmayacak gibi geliyor.

İşte ‘Rutin’ hikayesi bu noktada ilginç bir yerde duruyor. Yazmaya başlamadan önce başından sonuna neredeyse tamamen bildiğim ender öykülerden. Uzun olmayacağını biliyordum. Öykü içindeki bazı paragrafları harfi harfine çözmüştüm. Sonunda oturup yazdığım zaman yaptığım şey daha çok klavye operatörlüğünü andırıyordu.

Ve kafamda anlatmak istediğim hikayeyi anlatmıştım. Bu çok sık olmaz. Çoğu zaman değişirler, evrilirler, başka şeylere dönüşürler (ki bu da sorun değildir); ama neticede bu bir süreçtir ve zaman alır. Bitmemiş olan her bir projenin de kafamda yer ettiğini düşününce, yorarlar. Bu yüzden ‘Rutin’ gibi hikayeler, kendi kendilerine kafamda oluşup, doğru anı bekleyip kısa sürede çıkıp beni yalnız bıraktıkları zaman değerini bilmeye, takdir etmeye çalışırım.

Belki de o yüzden, ilk kez doğrudan bir öyküm hakkında böyle bir yazı yazıyorum.

Not: Bazen de yazdığınız şey sizi böyle alıp götürüyor. Aslında burada ‘Rutin’i paylaştıktan sonra, o öykünün metnini ararken karşılaştığım tüm yarım kalmış öykülerden bahsedecektim; ama o da başka bir yazının konusu olacak artık.

Not 2: Hatta yazacağım 1-2 şey daha vardı. Önümüzdeki aylarda neler yapacağımla ilgili. Neyse, herhalde o kadar büyük şeyler değillerdi demek…

Not 3: Yakında doğru düzgün etiketlemeye başlamazsam yazdığım yazıların hiçbir anlamı kalmayacak.

Not 4: Tam da bu yüzden şu andan itibaren yazıları etiketlemeye karar verdim.