Kitaplar, İmzalar, Söyleşiler

Birkaç gün önce Twitter’da Yeryüzüne Bakan Teleskop’u 2016’da bitiremeyeceğimi söyledim. Daha fazla ertelememeye çalışacağım ve gerçekten o kadar ertelemem gerekiyormuş gibi de hissetmiyorum. Ocak-Şubat gibi taslağı bitirip geri bildirim almak üzere ilk okuyuculara gönderebilirim. Sonra bir kez daha üstünden geçeceğim, onlardan gelen yorumlara bakacağım ve ancak sonra YKY’ye teslim edeceğim.

Diğer yanda, gezmeye başlıyorum. 3. kitap heünz çıkmayadursun, ilk ikisiyle yollara düşüp söyleşi ve imzalara gitmenin zamanı geldi.

İlk olarak Ataşehir Kitap Şenliği’nde olacağım. 16-30 Aralık’taki şenliğin üç günü beni orada bulabilirsiniz. 17 Aralık Cumartesi, 20 Aralık Salı ve 23 Aralık Cuma günleri saat 11.00-13.00 arasında YKY standında olacağım.

Daha önce okul etkinliklerine gittiğim bazı okulların da şenliğe gideceğini biliyorum. Eğer rast gelirsek lütfen yanıma gelip merhaba deyin. Tek bir okul olmadığından ve söyleşi gibi bir durum da olmadığından daha uzun sohbetler edebiliriz diye umuyorum.

Henüz tam tarih ve kapsamı kesinleşmediği için listeleyemiyorum; ama Ocak ayı itibariyle farklı şehirlerde olacağım. Ayrıntıları kesinleştikçe paylaşırım; ama  önümüzdeki aylarda Alanya, İzmir, Ankara ve Osmaniye’de olacağım sanırım. Belki de o sırada son kitabı da bitirmiş olur, yeni ve güzel haberler, belki kitaptan bölümler paylaşırım sizinle.

Bu sene de bir yılbaşı dileği yazmaya çalışacağım; ama olur da o zamana kadar görüşememezsek diye şimdiden mutlu yıllar diliyorum.

İki Kitap

Bizi şekillendiren kitaplar vardır. Bazen, hayatımızın öyle bir döneminde, öyle bir kitap çıkar ki karşımıza, alır ruhumuzu, “oluş”umuzu evirir çevirir, eksiltir, ekler ve geri yerine bırakır. Artık eskisi gibi biri değilizdir ve geriye dönüş yoktur.

Farklı yaşlarımızda, farklı dönemlerimizde, farklı kitaplar böyle mıhlar bizi. Bazısı sinsi sinsi, fark ettirmeden, çaktırmadan ulaşır emeline,  bazı göz göre göre, hatta ağzımıza vura vura değiştirir içimizde bir şeyleri.

Daha önce, burada da yazmış olabilirim, başka yerlerde söylediğime eminim; ama lisede beni değiştirdiğini bildiğim bir kitap var. J. D. Salinger’ın “Çavdar Tarlasında Çocuklar”ı. Lise 2’de beni aldı, evirdi çevirdi yerime oturttu.

Dedim ya, bunu daha önce söyledim. Bunun hakkında kaç kez konuştum. Salinger sevgim hakkında, onun öykülerindeki ustalığı konusunda biraz daha konuşmak istersem, ayrı bir yazı da yazabilirim; ama bugün öylece otururken Kırmızı Saçlı Kız’ın hatırlattığı bir film, beni şekillendiren diğer kitabı bir anda aklıma düşürüverdi. Ve galiba (emin değilim; ama muhtemelen) tüm ortaokul ve lise hayatım boyunca, kişiliğimi doğrudan şekillendirdiğine inandığım sadece 2 kitap var.

İkincisi, Ölü Ozanlar Derneği. Filmi değil, aynı yıl çıkan ve senaryodan hikayeleştirilen kitabı. Bu kitapla ilgili aklımda kalan en keskin anı, bana “melankoli”yi nasıl öğrettiği. Daha doğrusu, bir kitabın akışında nasıl kötü olayların gerçekleşebileceği, nasıl kötü bir olayla bitebileceği ve buna rağmen sizi kendine küstürmeyebileceğini göstermesiydi. Bir hikayenin sizi emniyetli bir şekilde üzüntüye sarıp, güvenli bir şekilde o üzüntüyü, matemi, yası, kızgınlığı, kırgınlığı, hüsranı yaşatıp aynı güven ve emniyetle sizi olduğunuz yere geri bırakabileceğini görmüş ve büyülenmiştim.

Hem hikayelerin, hem de insanların nelere kadir olduğuna dair pek çok şey öğretti bu kitap bana… Tıpkı Çavdar Tarlasında Çocuklar gibi.

Böyle yani. Hemen düşününce iki kitap. Bana neyi öğrettiği, neye devşirdiğini söyleyebileceğim iki devasa, küçük kitap. Tabii bu o dönem için, daha önce, daha sonra beni değiştirdiğine emin olduğum başka kitaplar da var; ama muhtemelen onlar da başka yazıların konusu.

NaNoWriMo

Yılın son çeyreği her zaman için ayrı keyif vermiştir bana. Doğumgünümün, cadılar bayramının, noel neşesinin, soğuyan havayla birlikte dünyaya çöken yeni renk tonlarının yanı sıra, keyiflenmemin bir sebebi de Kasım aylarıdır sanırım. Zira Kasım, yazma ayıdır.

NaNoWriMo, yani National Novel Writing Month (Ulusal Roman Yazma Ayı), ABD’de başlayan, ancak özellikle son birkaç yılda tüm dünyaya yayılan bir uygulama. Amaç çok basit. Kasım ayında 50 bin sözcük yazmaya çalışıyorsunuz. Belki de severek kitaplarını okuduğunuz pek çok yazar, zamanında bu çılgınlığa katılmış, hatta hala katılıyor olabilir. Ülkemizde MonoKL Yayınları’ndan Silo serisi çıkan Hugh Howey bunlardan biri.

Elbette buradaki asıl amaç insanın kendini yazmaya zorlaması. Ben de bu yüzden bu sene ilk kez ciddi olarak bulaşmaya karar verdim. Hedefim 40 bin sözcük (Türkçe’de ekler sözcüğe eklenmeli olduğundan İngilizce’ye oranla aynı metinde çok daha az sözcük kullanılıyor. İngilizce metinlerde kullanılan sözcük sayısı Türkçe’ye göre yaklaşık 1.3 kat daha fazla). Bunun içinde Yeryüzüne Bakan Teleskop’u bitirmek de giriyor, başka öyküler ve ayrıca kurgu dışı bazı metinlerimi tamamlamak da. Hatta ilk günün şerefine, biraz da kendimi şımartmak adına şu an tane tane sözcüklerle donattığım bu yazıyı bile ekleyebilirim.

Şu anda 185 olmuş. Kaldı 39815. Hadi bakalım.

Hikaye Anlatıcılığı Üzerine

Bir süredir üzerine düşünüyorum. Galiba ne yaptığımı, ne yapmaktan hoşlandığımı söylerken, en çok hoşuma giden tamlama “hikaye anlatıcılığı”. Biraz aksak ve pürüzlü belki; ama kesinlikle tamladığı aşikar.

Neil Gaiman’ın kurgu dışı yazılarından derlediği The View From The Cheap Seats (Ucuz Koltuklardan Manzara) kitabını okuyorum. Gerçekten hikayelerin, hangi formatta, hangi araçlarla anlatılmak istediklerini, neden bazı hikayelerin belli araç ve gereçlerle harika anlatılırken, başka bir yapıya oturtulunca hiç işlemediğini tartmaya başladım.

Konudan konuya atlayacağım. Sonra taslaklar ve her taslakta hikayelerin, karakterlerin nasıl değişip, nasıl geliştiği üzerine düşündüm. Belki de profesyonel anlamda hikaye anlatıcılığı yapmanın en keyifli yanlarından biri. İkinci, üçüncü taslakta hikayeye bakıp hikayenin hangi doğrultuda ilerlemek istediğini keşfetmek. Buna göre harekete geçmek. Yeryüzünden Gelen Adam’ı düşünüyorum mesela. İlk taslaklarda, Nil ve Aksel, Aksel’in anneannesinin evine gittiğinde, dede uyuyor ve hiç karşımıza çıkmıyordu. Hatta tüm sahne çocukların yemek yiyip dinlenmesi için hazırlanmış gibiydi. Geliyor, yemek yiyor, anneanneyle konuşuyor, uyuyor, uyanıyor ve yola çıkıyorlardı.

Sonraki okumalarda burada birkaç sorun fark ettim: 1. Kafesten kaçmış bir Aksel’i muhafızların aramaması ve ilk bakacakları yerin yaşadığı ev olmaması mümkün değildi. 2. Biricik torunları en az 1 gündür kayıp olan anneanne ve dedenin bu kadar rahat davranması olası değildi. 3. İlk kez karşılaştığımız ve Aksel’in ebeveynleri rolündeki bu insanlardan birini hiç göstermeden O da uyuyor işte, demek haksızlık oluyordu.

Buradaki en büyük sorun bir numaraydı. Gerçekten de muhafızların Aksel’i aramasına ihtiyacım vardı; çünkü öbür türlüsü gerçekçi değildi. Diğer yandan emindim ki Aksel’in evine gitmeli ve o fotoğrafları, kar küresini görmeliydik.

Sonraki taslaklarda dede bir anda imdadıma yetişti. Ben neler yapacağımı çözmeye çalışıp, güzel bir formül ararken yatağından kalktı, merdivenlerden indi ve doğruca kitabın sayfalarından bana baktı.

“Orçun,” dedi. “Ben eskiden oyuncuydum ve güven bana, o muhafızları oyalayabilirim.”

Güvendim. Sonuç, elinizde tuttuğunuz Yeryüzüne Gelen Adam’da yer alan sahne oldu. Hem sahne hareketlendi, hem dede kanlı, canlı, geçmişi olan bir karakter oldu. Hem de muhafızların da çocukların peşine düşmesiyle her şey mantıklı hale geldi.

Bu olay nereden geldi aklıma? Dün, doktora için aldığım bir derste bir paragrafı, bir sahne şeklinde senaryolaştırmamız istendi. Zamanın kısıtlı olduğunu bilsem de önce hızlıca bir şey yazıp sonra ikinci bir taslak yapmaya karar verdim. Sonuç?

Sahneye öylesine koyup da, “bu da burada havlar, ya da bir şey yapar,” dediğim köpek, ikinci taslak da aslında çok önemli bir işlevi olacağına karar verdi ve başlı başına o sahnenin ilerlemesini sağlayan bir karakter haline geldi. Hiçbir işlevi olmayan bir dizi öge de ikinci taslak da toz oldu.

İşte şimdilerde, yazdığım şeylerde beni en çok heyecanlandıran, “Acaba ne olacak,” dedirten şey bu. Yazdığım şeyler kendilerine nasıl yer edinecek, bir anda nasıl ete kemiğe bürünecek, ne gibi durumlarda bir adım öne çıkacaklar. Sonuçta yaptığım şey neydi? Hikaye anlatıcılığı. Ve tahmin edebileceğiniz gibi her hikaye anlatıcısının özünde istediği şey, iyi bir hikaye dinlemek.

Bir Etkinlik, Bir Hikaye ve Bir Rica

Geçtiğimiz Mayıs ayında ilginç bir olay yaşadım. Buradaki yazıları takip ediyorsanız bileceğiniz üzere, zaman zaman GDK ve YGA okullarda okutuluyor ve ben de mutlulukla o okullara gidip, öğrencilere söyleşi veriyorum. 27 Mayıs’ta Ankara’da, Keçiören Atatürk İlköğretim Okulu’ndaydım.

Bu etkinlikler iki şekilde gerçekleşir. Ya aile ya da arkadaş çevremde birinin bir şekilde bir okulla bağlantısı vardır ve benden ve kitaplardan bahseder, konuşulur, etkinlik konusunda anlaşılır. Ya da bir okul doğrudan YKY’nin kataloğundan kitabı seçmiştir ve yayıneviyle iletişime geçerek etkinlik yapıp yapamayacağımı sorar.

27 Mayıs etkinliği için de, 2. durumun gerçekleştiğini varsaydım. Mayıs ayının başında YKY’den bir e-posta geldi. Böyle bir etkinlik yapıp yapamayacağımı sordular. Memnuniyet duyacağımı söyledim. Planladık, kesinleştirdik, biletler alındı ve gittim. 27 Mayıs sabahı Ankara’da YKY Kitabevi tarafından karşılandığımda sevgili Gül Hanım’ın sorduğu ilk sorulardan biri okulla nasıl bir bağlantım olduğuydu.

Ona hiçbir bağlantım olmadığını, yayınevinin ayarladığını söyledim.

“Hayır,” dedi Gül Hanım. “Bize sadece kitapları okuduklarını ve sizi okula çağırdıklarını söylediler.”

Okula gidene kadar geçen birkaç saati komplo teorileriyle geçirdik. Bir yerde belli ki yanlış anlaşılma olmuştu. Annemi aradım (çünkü edebi kariyerimle ilgili her şeyde onun biraz parmağı vardı), bilmemkaçıncı kez bir ilgisi olmadığını teyit etti. Gül Hanım’la tekrar konuştuk, YKY’nin bir ilişkisi olmadığı da aşikardı.

Okula geldik. 2 saat, uzun bir soru-cevap ve 250 imza sonra gerçek ortaya çıktı. Bu hikayenin Ece adında bir kahramanı vardı (tıpkı kitapta olduğu gibi). Komşusu, okulun öğrencisi olan Ece’ye birkaç ay önce Gökyüzüne Düşen Kız’ı vermişti, seveceğini düşünmüştü. Ece de kitabı sevmiş, Yeryüzünden Gelen Adam’ı almış, okumuş, onu da sevmişti. Hatta o kadar sevmiş ki, okula getirip Türkçe öğretmenine göstermiş. Türkçe öğretmeni de kitabı okuyup beğenince, tüm sınıflarının okumasını istemiş ve sonunda 100’den fazla öğrenci kitabı okuyup bitirince, öğretmen yayıneviyle iletişime geçerek beni çağırıp çağıramayacaklarını sormuş.

Tüm bunlar biri kitabı okudu ve arkadaşına verdi diye oldu. Tüm bunlar, bir okur, sevdiği kitabı okuluyla paylaşmak istedi diye oldu.

İşte bu da beni sizden ricama getiriyor. Şimdiye kadar Ankara’ya, İzmir’e, Ayvalık’a gittim. Tüm bu şehirlerde ve İstanbul’da pek çok okul etkinliğine katıldım.  Okurlarla konuştum, soru-cevap yaptık, kitaplar imzaladım ve zannediyorum her seferinde onlar da ben de iyi vakit geçirdik. Ta Mayıs ayında anlayabildim bunu yapmanın aslında ne kadar kolay olduğunu.

Belki aranızda Ece gibiler vardır. Belki kitaplarımı okumuşsunuzdur. Sevmişsinizdir. Ya da belki çocuğunuza, yeğeninize okutmuşsunuzdur, okutmak istiyorsunuzdur. Sizden ricam, eğer kitabı sevdiyseniz, lütfen okullarınızla konuşun. Her neredeyseniz gelmek, kitap hakkında konuşmak, sohbet etmek çok isterim. Böyle durumlarda bazen aramızda görünmez bir duvar oluşabildiğinin farkındayım ve işte bu yazının da tek amacı bu. Öyle bir duvarın olmadığını göstermek.

Umarım yakın zamanda görüşürüz.

Sevgiler,

Orçun.